Tarihin gizemli sesi: Vrysi

"Düşün ki çocuk kahkahaları yankılanırdı burada, biz buğday öğütürdük, taş yontar, odun keserdik.

Tarihin gizemli sesi: Vrysi

 Neolitik yerleşim yeri Vrysi, Kıbrıs’ın kuzey kıyılarında, Girne’nin yakınlarında yer alıyor. Muhteşem konumu ve Kıbrıs tarihindeki önemine rağmen, çok bilinmiyor. Tarihin derinliklerinden gelen ses ile Vrysi’deki yaşamın ihtişamına ve çöküşüne tanık oluyoruz.

 

Yazı: Aslı Özgen

Fotoğraflar: Burçin Tuncer

 

Neolitik kalıntılar genelde birçoğumuz için heyecan verici olmayabilir. Bugünkü yaşam tarzımızın temellerinin atıldığı; insanın doğadan kopuşunu ve onun üzerinde hakimiyet kurmaya başlamasını tetikleyen radikal değişimlerin yaşandığı, bugün “neolitik” olarak tanımladığımız çağ, aslında çok ilginç bir dönem. Vrysi, işte bu zamanlardan günümüze kadar ulaşan binlerce yıllık mirasa sahip. Deniz kıyısındaki olağanüstü konumu, bu kentin hem büyüsü hem laneti olmuş. Bugün, bu kentin kalıntıları denize düşüp yokolmak üzere...

 

İlgiyi hakediyor

Vrysi’nin, MÖ 4000 yıllarında, Anadolu’daki Kilikya uygarlığı tarafından kurulduğu söyleniyor. Kıbrıs’ın kuzey kıyılarının incisi Girne’nin birkaç kilometre doğusunda, sahilin koynunda yatıyor. Neolitik kent Vrysi. Arkeologların çok kısıtlı bir bölümünü inceleyebildikleri Vrysi’de bazı ev kalıntıları izlenebiliyor. Bu nadide kentin üzerinde bulunduğu kayalık burnun altını deniz sürekli oyuyor, ve yakında tüm kent sulara gömülecek. Ziyaretçiler, kente giremese de, etrafında dolaşarak Vrysi üzerinde gözlerini gezdirebilirler. Eğer Girne Kalesi’nde sergilenen ve bu yöreden toplanan alet ve eşyaları görme fırsatı yakaladıysanız, şimdi onları hatırlayın birer birer. Sonradan “Neolitik Çağ” olarak tanımlanacak dönemde burada, Vrysi’de yaşayan topluluktan bugüne kalan ve şimdi bir müzenin stilize ortamında bekleyen nadir parçalar, 7 bin yıl önce bu insanların ellerinde, evlerindelerdi. Şimdi, Vrysi’nin gizemli geçmişine gidiyoruz. Kentin halihazırda oturmuş ve yıllanmış bir yerleşim yeri olduğu 7 bin yıl öncesinde, burada yaşamış, ve çocuklarını yetiştirmiş bir kadın rehberimiz. Sesi, dalgalarla bize geliyor tarihin derinliklerinden:

"Merhaba, yabancı. Köyümüze hoşgeldin. Bırak dolaşsın gözlerin, ama dokunma sakın. Halkım binyıldan fazladır yaşıyor burada. Atalarımız, şu büyük taşların altında gömülü.

"Düşün ki çocuk kahkahaları yankılanırdı burada, biz buğday öğütürdük, taş yontar, odun keserdik. Mutlu bir halktık biz. Çok çalışır, çok ürün yetiştirirdik. Her zaman bir kısmını saklayacak kadar akıllıydık. Bu nedenle aç kalmadık kuraklıkta ve kıtlıkta hiç...

"Deniz kenarında olduğuna bakma köyümüzün. Balık avlamazdık pek. Koyunlarımız, domuzlarımız, keçilerimiz vardı. Köyün ilerisindeki sık ormanda avlanırdı erkeklerimiz. Biz de ormana gider, keçiboynuzu, incir, limon, ve zeytin toplardık. Buğday ve arpa yetiştirirdik. Kedilerimiz vardı, ve hatta köpeklerimiz. Çünkü hep çok olurdu, artardı yiyeceğimiz.

"Taştan çapalarımız vardı, balta, bıçak, keski ve değirmen mili. Kemiklerden iğne ve olta yapardık.

"Şimdi, köyümüzden kalan sadece altı ev. Benim yaşadığım zamanlarda yirmi ev vardı bu topraklarda. Grup gruptu evler, çünkü aileler genişledikçe bir arada ve yakın yaşamak isterdi. Benim zamanımda böyle geniş aile çoktu. Uzun yıllar boyu kaldık burada, nesil üzerine nesil yetiştirdik. Toprağı ekmeyi bilmeyen atalarımız, zamanında ancak çok küçük gruplar halinde birlikte kalabilirlermiş. O da pek uzun sürmezmiş, en fazla bir yıl. Eski zamanlarda, insanlar sadece kutlamalarda, festivallerde bir araya gelir, düğünler düzenler, ve sonra yine yemek bulmak için dağılırlarmış. Vahşi doğanın nerede ne bahşedeceği belli olmaz, sürekli yemek ve av ararlarmış. Kışın son günleri ve bahar, genellikle kıtlık başgösterirmiş. Yaşlılar ve özellikle küçük çocuklar bu günlerde dayanamaz, ölürlermiş.

"Toprağın işlenmediği o günlerde, kış için yemek saklamak da kolay değilmiş. Atalarımız, derin kuyular kazarak, avlarını ve topladıklarını buraya yığar, çevresine de tuzaklar kurarak yiyeceklerini güvenceye alırlarmış. Ancak kurtlar, fareler, ve haşerat bu kuyulara ulaşmakta gecikmezmiş... Elbette atalarımız, toprağı ateşte sertleştirip kap yapmayı biliyordu. Ancak, sürekli yemek arayan ve bu nedenle sürekli dolaşan, yerleşik hayatı olmayan atalarımız için toprak kaplar fazlasıyla ağırdı ve kırılgandı. Ancak, toprağı işleyen ve tarlaların çevresinde yaşayan bizler, topraktan kaplar yapabiliyorduk. Yemeğimizi, güvenle saklayabiliyorduk. Hiç kıtlık görmedik...

"Burada denizin yanında yaşıyorduk ama su ihtiyacımızı karşıladığımız akarsu köyümüze biraz uzaktı. Toprak kaplar yapmadan önce, suyumuzu hayvan derisinden yapılmış torbalarda taşırdık. Tüm gün güneşte beklemiş deri bir torbadan su içtiğinizi düşünün bir! Berbat bir tattır! Ne kadar ağır olursa olsun, toprak kaplara değer vermeyi böyle bir zamanda anladık. Amfora her zaman daha iyidir!

"Bu şekilde, amfora hayatımıza hızla girdi. Çok da önemli bir yer tuttu sonrasında. İşte size kanıt: bu bölgeyi kazan arkeologlar, tam altmış iki bin amfora parçası buldular. Diğer alet ve malzemelerden ise sadece bin parça vardı.

"Amforaları kendimiz yapardık. Her ailenin kendine özgü bir deseni vardı. Bu desenlerin güzelliği ve zerafetini müzedeki parçalarda görebilirsiniz. Bizim çömleklerimiz beyazdı, ancak biz onları koyu kırmızı veya kahverengiye boyardık. Çömlekçi çarkımız falan da yoktu. Her bir parçayı elimizde yapar, sonra küçük fırınlarda pişirirdik.

"Çömleklerimizin üzerindeki desenleri anlamsız sanmayık sakın. Onlar atalarımızdan yadigar. Güney Anadolu’dan Mersin’den gemilerle yola çıkıp cesur bir yolculuk yapan atalarımız, buraya Kuzey Kıbrıs’a beraberlerinde getirdiler bu desenleri. İlk başta, bu yabancı topraklarda ürkek ve tedirgindiler. Evleri, yarısı yerin altında kalacak şekilde, gizlenmişti. Evlerinin etrafına hendekler kazdılar, olası düşmanlardan korumak için. Ancak yavaş yavaş, korkacak birşey olmadığı anlaşıldı...

"Vrysi’deki atalarımız, ilk geldiklerinde derme çatma evlerde yaşadılar bir süre. Ancak bizim evlerimiz sağlam ve planlı. Evler arasında yollar yaptık, böylece toprak ve çamura bulaşmadan bir evden diğerine gidebiliyorduk. Çamurlu ayaklarımızın basmadığı evler de temiz kalıyordu!

"Evlerimiz genelde dikdörtgen planlıydı. Ancak arazi şartlarından ötürü, başka şekillerde de evler yaptığımız oluyordu. Köşeleri yuvarlar yapardık, bu şekilde evin içini temizlemek ve temiz tutmak daha kolay oluyordu. Kille sıvadığımız duvarlar, pürüzsüz olurdu. Yerlere örgü kilimler sererdik. Yüksek tavanlı evlerimizin çatılarını ahşap sütunlar desteklerdi...

"Evlerimizin dış cephelerine taş ile çerçeve yapardık. Büyük taş bloklardan yapılmış saklama dolaplarımız vardı. Her evin ortasında, büyük bir ocak bulunurdu. Gece çökünce, ortadaki ateşin ısıtıp aydınlattığı küçük tek odalı evlerimiz, çok sevimli olurdu. Çoğu zaman küçük yağ lambalarını yakar, evin çeşitli köşelerine koyardık. Her yer titrek turuncu bir ışıkla yıkanırdı. Bu ışıkta, taştan oyduğumuz küçük heykelciklerimiz de daha bir gizemli ve yüce gözükürdü. Müzelerde görmeye alışkın olduğunuz bu heykelcikler, bizim için çok önemlidir. Evlerimizi kutsayan bir güç gizlidir onlarda. Ancak, konuşulmaz bu konu yabancılarla...

"Halkım burada yüz nesil yetiştirdi, ta ki bir deprem köyümüzü sarsana kadar. Bu depremin ardından güvenli olmaktan çıkan topraklarımızı gözümüz ardımızda terk etmek zorunda kaldık... O günden bu güne, beş bin yıldır deniz köyümüzün üstünde bulunduğu kayalık burnun altını oyuyor. Çok da uzak olmayan bir tarihte, yakın gelecekte, deniz köyümüzü tamamen yutacak. İşte o zaman, bizi hatırlatacak sadece amfora parçaları kalacak geriye, kemik iğneler, ve değirmen milleri... Bir müzenin sessizliğinde, Girne’de, Kuzey Kıbrıs’ta..."

Güncelleme Tarihi: 10 Mayıs 2011, 14:30
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER