Okuduğumuz haberlere göre 12 Şubat’ta yani yarın Avrupa Birliği liderleri olağanüstü bir gündemle toplanacak.
Masada savunma, rekabet gücü ve ekonomik egemenlik var.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un “Jeopolitik ve ekonomik olarak olağanüstü bir dönemden geçiyoruz” sözleri küresel yarışta geri kalma riskine işaret ediyor.
ABD’nin teknoloji ve sanayiye verdiği güçlü devlet destekleri Avrupa’yı baskı altına alıyor.
Çin’in üretim kapasitesi ve tedarik zincirlerindeki hâkimiyeti küresel rekabeti sertleştiriyor.
Rusya-Ukrayna savaşı sonrası enerji ve savunma alanındaki kırılganlık Avrupa’nın stratejik bağımlılıklarını görünür kıldı.
Avrupa Merkez Bankası eski Başkanı Mario Draghi’nin 2024 raporu bu tabloyu teyit ediyor.
Üretim kapasitesi zayıflayan ekonomiler geride kalır.
Yenilik üretmeyenler rekabet edemez.
Siyasi cesaret gösteremeyenler dönüşüm sağlayamaz.
Küresel sistem yön ararken bizim yönsüz kalma lüksümüz yoktur.
Doğu Akdeniz’in ortasında, küçük ölçekli ve dış şoklara açık bir ekonomi olarak savrulma riskiyle karşı karşıyayız.
KKTC’de ise tartışma çoğu zaman dar başlıklara sıkışıyor.
Oysa mesele ekonomik yapının bütününe ilişkindir.
Sorun yüksek maliyetli bir üretim ve ticaret düzenine sahip olmamızdır.
Enerji pahalıdır.
Ülkeye gelen her mal limandan depoya, depodan raflara kadar maliyet eklenerek ilerlemektedir.
Bu maliyet zinciri kırılmadıkça hayat pahalılığı ile mücadele etmemiz zordur.
İthalata bağımlı üretim yapısı değişmedikçe fiyat istikrarı kalıcı hale gelmez.
Enflasyon yalnızca para politikasıyla açıklanamaz.
Kur artışı fiyatları tetiklerken, verimsiz üretim yapısı bu artışları kalıcı hale getirir.
Maaşların enflasyona endekslenmesi kısa vadede alım gücünü korur ancak üretim kapasitesi güçlenmedikçe bütçe üzerindeki baskı büyür.
Kalıcı çözüm rekabetçi bir üretim yapısı kurmaktan geçer.
Türkiye ile ticaretimiz büyük ölçüde tek kanallı bir yapıya dayanıyor.
Avrupa ile ticaretimiz ise doğrudan ticaret yapamama ve hukuki statü kısıtları nedeniyle sınırlı kalıyor.
Bu kısıtlar yatırımı, finansmanı ve ölçek avantajını zorlaştırıyor.
Küresel rekabet çağında tek tek ülkeler değil bloklar yarışıyor.
Dünya Ekonomik Forumu’nda orta ölçekli ülkelerin birlikte hareket ettiklerinde güç kazanabileceklerine dair yapılan vurgular bu gerçeği ortaya koyuyor.
İş birliği ölçek yaratır, ölçek maliyetleri düşürür.
KKTC mevcut statü nedeniyle bu ağların dışında kalmaktadır.
İzolasyon artık yalnızca ekonomik bir dezavantaj değil stratejik bir kırılganlıktır.
Jeopolitik konumumuz zaman zaman enerji geçiş noktası olma iddiası üzerinden tartışılmaktadır.
Dijital altyapı, veri merkezi yatırımları ve teknoloji temelli hizmet ekonomisi de yeni bir perspektifle ele alınabilir.
Üniversite altyapımız ve genç nüfusumuz, yazılım geliştirme, veri işleme ve bulut hizmetleri alanında bölgesel kapasite oluşturma potansiyeli taşımaktadır.
Fiber altyapının güçlendirilmesi ve uluslararası bağlantıların çeşitlendirilmesi, Doğu Akdeniz’de güvenli ve maliyet etkin bir veri geçiş noktası olma imkânı yaratabilir.
Ancak bu tür stratejik sektörlerin gelişebilmesi için öngörülebilir bir dış ilişki zemini gereklidir.
Ticaretteki dezavantajların kalıcı biçimde azaltılması ve yatırım güveninin sağlanması, çözüm perspektifine dayalı dışa açık bir vizyonu zorunlu kılmaktadır.
Kamu maliyesinde yıllık refleksler yerine orta vadeli bir çerçeveye ihtiyaç vardır.
En az 3 yıllık, performans hedefleri net ve gelir-gider projeksiyonları şeffaf bir mali planlama istikrarın temelidir.
Türkiye ile ekonomik ilişkiler protokoller üzerinden yürütülmeye devam edecektir.
Ancak bu çerçeve yıllık denge arayışına sıkışmamalı; çok yıllı, üretim kapasitesini güçlendiren ve kur riskinin dengeli biçimde paylaşıldığı bir yapıya kavuşmalıdır.
Kur oynaklığının tüm yükünün KKTC bütçesine yıkıldığı bir model sürdürülebilir değildir.
Yerelde de kur riskini yönetecek kurumsal mekanizmalar oluşturulmalıdır.
Kamu bütçesinde hibrit bir model tartışmaya açılmalıdır.
Dışa açık sektörlerden elde edilen bazı gelirlerin döviz bazında tahsil edilmesi, buna paralel olarak dövizle bağlantılı gider kalemlerinde istikrar sağlanması mümkündür.
Büyük ölçekli yatırımların bütçede döviz kalemi üzerinden planlanması, kur oynaklığının mali disiplin üzerindeki etkisini azaltabilir.
Mesele para birimi tercihi değil risk yönetimidir.
Ne var ki bu teknik başlıklar uzun süredir bütüncül bir strateji içinde ele alınmamaktadır.
Son altı–yedi yılda izlenen yaklaşım kısa vadeli denge arayışına dayanmıştır.
Yapısal dönüşüm yerine mevcut düzeni sürdürme eğilimi ağır basmıştır.
Stratejik yön tayini geri planda kalmıştır.
Bir siyasal iktidarın geçmişteki tercihleri, gelecekteki yönelimlerinin en güçlü göstergesidir.
Bu ülke krizden krize savrularak ilerleyemez.
Küresel sistem yeniden konumlanırken bizim de kendi yönümüzü netleştirmemiz gerekir.
Bu ülke rekabetçi üretim yapısı kuracak, mali disiplini sağlayacak ve dış dünyayla entegrasyonu planlayacak bir yönetim anlayışına ihtiyaç duymaktadır.
Çünkü mesele yalnızca ekonomi değildir.
Mesele gençlerin bu ülkede kalma umududur.