Londra’yı sevmiyorum!

Londra’yı hiç sevmezdim çocukluk, gençlik yıllarımda…

Neden mi? Nedeni basit... Sevdiklerimi alıp götürdüğü için…

Akrabalarımın, arkadaşlarımın kurtuluş olarak görüp de göç ettiği Londra’ya kinlenmiştim…

Temelli gidip orada kalanlar mı istersin, “gidip çalışıp geleceğim” deyip de bir daha dönmeyenler mi, geldiğinde sevince boğulduğum ama kısa süre sonra geri dönenler mi?

Hep burukluk yaratıyordu bende bu ünlü başkent, elvedanın, kaybetmenin, özlemin başka bir ismiydi adeta…

Ansızın birisi çıkagelir “Ben de gidiyorum” derdi, hüzne boğulurduk.

Her giden üzülmememi istiyordu çünkü mantıklı açıklamaları vardı; kimisi bunu daha iyi bir hayat için yapıyordu, kimisi para kazanıp geri dönecekti, kimisininki bir maceraydı…

Ancak bunun içinde özlem vardı, bir daha aynı yakınlıkta olamamak vardı, sevdiklerine adeta yabancılaşmak vardı…

Öyle ya da böyle, bu Londra, sevdiklerimizi koparıp alıyordu bizden, nasıl sevebilirdim ki onu?

Yaz aylarında akrabalarımız, arkadaşlarımız gelirdi Londra’dan.

Büyük bir heyecanla onları bekler, büyük bir heyecanla karşılardık…

Onlar buradayken her şey çok güzeldi ama dönüş tarihi geldiğinde yine hüzne kapılırdık, onlar giderken sanki içimizde bir boşluk oluşurdu.

Sanki her giden içimizde bir boşluk yaratıyor, ya da bir şeyler içimizden boşalıp gidiyor gibi oluyordu.

Belki bugün artık o kültür ve alışkanlık kalmadı ama 80’ler 90’larda kimin evinde Londra’dan gelme, Londra’yı yansıtan kutlama kartpostalı yoktu ki?

Önemli günlerimizi kutlamak için gönderilen Londra’dan görüntülerin yer aldığı kartpostalları ya saklar ya da aynalarımızın kenarına iliştirir, adeta onu bir süs ya da sevdiklerimizi anımsatan güzel bir eşya olarak sergilerdik.

Londra’nın ünlü ulusal saati “Big Ben”, nehir kenarındaki ikonik dönme dolap “London Eye”, görkemli “Londra Kalesi”, hep açılıp kapandığı anlatılan “Tower Bridge”, meşhur “British Museum”, arkadaşlarımızın içindeki ünlülerin balmumu heykelleriyle fotoğraf çekip bize fiyaka sattığı “Madame Tussauds Müzesi”, Birleşik Krallık donanmasının Fransızları ve İspanyolları yendiği savaştan adını alan “Trafalgar Meydanı”, ortasında büyük bir göletin bulunduğu “Hyde Park”, kraliçenin evi diye bilinen “Buckingham Sarayı” ve daha niceleri… Hep kartpostallardan gördüğümüz, evimizi süsleyen Londra’dan esintilerdi…

Tabii çift katlı kırmızı otobüsleri, kentin kendine özgü telefon kulübeleri, tören yapan ilginç kıyafetli Birleşik Krallık askerlerini de unutmamak lazım. Onlar da kartpostalların, buzdolabımıza iliştirdiğimiz magnetlerin, küçük Londra simgelerinin vazgeçilmeziydi…

Aslında buralarını yalnızca kartpostallardan değil, yakınlarımızın oralarda çekip gönderdiği fotoğraflardan da biliyorduk.

Kimisi komik, kimisi dramatik ne çok Londra yaşanmış hikayesi dinledik.

Küçücük Kıbrıs’ımızın küçücük köylerinden kentlerinden, dev gibi bir kente göçen yakınlarımız için hep yolunda gitmedi işler…

Yolunu bulup gerçekten kurtulan da oldu, oralarda kaybolup giden de, adeta bir köşesine sıkışıp kalan da… Hiçbirinin öyküsü tozpembe başlamadı…

Londra bir bakıma hep “çok çalışmaktı”, “eziyetti”, “geceni gündüzüne katmaktı” anlatıldığına göre…

Kıbrıs’tan baktığımızda fiyakalı bir yanı olduğu hissine kapılsak da Londra’da yaşamanın, aslında hiç de kolay olmadığını anlatıyordu yakınlarımız.

Aile fertlerinin birbirini göremeyecek, zaman zaman buluşamayacak derecede yoğun olduğu, çok acımasız ve çetin bir çalışma yaşamı olduğundan söz edilirdi.

Bazı yakınlarımız, “Biz geldiğimizde bizimle bu kadar ilgileniyorsunuz, bizi gezdiriyor, bize zaman ayırıyorsunuz ya… Siz bize gelseniz bu kadar ilgilenemeyiz, iş yoğunluğu bunun engeller” derlerdi de anlatılanları dehşetle dinlerdik…

Ancak hemen hemen herkesin Londra’da bir yakını olması, ya temelli kalması için ya da dönemlik çalışıp para kazanması için buradan başkalarını da aratması bir zamanlar oldukça popülerdi.

Her giden arkadaşıma aynı espriyi yapardım; “Hadi git yerleş, beni de arat oraya” diye…

Hayat orada ne kadar zor olursa olsun, Londra’da yaşayanlar bütün teknolojik gelişmeleri, yeni çıkan ürünleri, çekilen filmleri, yapılan müzik albümlerini hep bizden önce görür, bizden önce satın alırdı. Ne ilginçti ki onlar için eskiyen gelişmeler bize hep yeniydi.

Londra’daki yakınlartımız adeta teknolojik gelişmeleri bizden 2- 3 yıl önceden yaşıyordu. Bakmayın artık günümüzde aradaki farkların kapandığına, eskiden vardı bizim buralarda böyle geriden gelen bir yaşam…

Bazı arkadaşlarım çok ısrar etti Londra’ya gitmem için, “gel birlikte çalışalım” diyenler oldu, hatta evleneyim diye kız bile buldular bana ama hep reddettim. Yakınlarımı çalıp götüren Londra’ya kinlenmiştim bir kere, nasıl gidip de yerleşirdim oraya?

“Belki gezmeye, görmeye giderim” diyordum ki 2006 yılında bir görev çıktı Londra’ya… Bir gazeteci heyeti gidecekti, ısrarla talip oldum bu görevi almaya.

Kasım 2006’da Londra’ya gittim. Pek rastlanmayacak bir şekilde kasım ayında nispeten hava açık ve yağmursuzdu kaldığım 5 gün boyunca. Sanki inadıma farklı bir Londra vardı… Bu nedenle “şanslısın” dediler bana… Kartpostallarda gördüğüm birçok yeri gezme ve oralarda fotoğraf çekme imkanı buldum. Yakınlarımın oralarda çektiği fotoğraflara benzer fotoğraflar çekmeye çalıştım.

Kimseye haber vermedim “geliyorum” diye, çünkü hep derlerdi ya “oradakiler çok çalışır seninle ilgilenemez” diye. Ben de kimseyi rahatsız etmek istemedim ama ayrılacağım gün arkadaşlarımdan biri Londra’da olduğumu duydu, apar topar bazı başka arkadaşlarımı da toplayıp bana sürpriz bir parti düzenledi.

Oraya gideceğimi haber vermediğim arkadaşlarım, yakınlarım bana çok öfkelendi, “Sen geleceksin de biz seninle ilgilenmeyecek miyiz? Saçmalaşmışsın… 2000’li yıllarda 80’ler kafasında kalmışsın” diye kızıp durdular.

Bakmayın başlıkta “sevmiyorum” dediğime, Londra’ya öfkeli değilim artık. Çocukluk, gençlik takıntısıydı geçti gitti. 80’ler, 90’ların başında normaldi o duygular içinde olmam. Bugünse ben de dahil çok şey değişti.

Aslında demeye çalıştığım; hem İngiltere hem de orada yaşayan Kıbrıslı Türkler de bizim için çok önemlidir. Kıbrıslı Türklerin bir vatanı da İngiltere’dir… Londra’ya gidip Kıbrıslı Türkleri dinleyen ve sorunlarını çözeceğini, bazı haklar tanıyacağını söyleyen ülke yöneticilerine, siyasilerimize gurbetteki vatandaşlarımız pek inanmıyor artık.

Ülke yöneticilerinin bunu yapamadıklarını, yapamayacaklarını çok deneyimledi İngiltere’deki Kıbrıslı Türkler, kesin dönüş yapıp da perişan olan, birçok bakımdan yolunacak kaz muamelesi gören birçok kişi yeniden İngiltere’ye döndü. Zaten Kıbrıs’taki sorunları çözemeyenlerin, İngiltere’deki Kıbrıslı Türklerin sorunlarını çözeceğini bekleyecek kadar saf değil artık hiç kimse…

YORUM EKLE